Tuesday, July 27, 2010

İstanbul halleri


İstanbul gündüzleri çok çok sıcak, kurak, az bi zaman zaman ıslak ve  ama hep buharlı, akşamları ise az biraz daha sıcak, nemli ve minicik esintili. Kardeş kontenjanından, her gün sektirmeden havuza gidip, o sıcakları yaşamamayı başarıyorum. Çocuklardan çaldığım bir botum var ama ne bot? Bacaklarımı sarkıttığım şekil içine sığabiliyorum, yastığı bile var. Çocuk gürültüsü azcık daha az ve bir de elimde kokteylim olsa tabii ki çok daha mükemmel olabilir ama buna da hakan şükür. Ortamda tabii biz yalnız olunca, utanıp sıkılacağımız kimse olmayınca her türlü saçmalıkları yapmak mümkün oluyor. Deniz yatağı üzerine yaptığım çılgın atlamalarım sonucu, son 3 gündür bacak-popo-kasık kas ağrılarından komik komik yürüyorum. Çivi çiviyi söker, yarın aynen devam!

Sponsorcunun arkadaşı kontenjanından da Caz Fest'in ağır toplarından Grace Jones ve Seal'i dünya gözüyle görebildim. Sponsorcu arkadaşa teşekkürü bir borç bilirim. Grace Jones feci bir hatun arkadaşlar. Mıhlandım kaldım böyle kıpırdamadan izledim. Yaşımdan, enerjimden ve vücüüüdümden utandım o hatunu gördükten sonra. Yahu 0.5 uç gibi bir topukların üzerinde yapmadığı kalmadı kadının. Sen 10 dakika boyunca hulohop çevirip aynı anda dans edip, merdiven inebilir ve bir de üstüne pek de güzel şarkı söyleyebilir misin? Grace yaptı ya! Ben en alçak topuklarla bile yürüyemeyip "Aman bana ne gerek topuklu? Zaten boyum uzun" deyip işin içinden sıyrılan bir insanım. He zaten kaldı ki hulohop da çeviremiyorum. Grace hamuru yok bende yani! Bir daha izlemek istiyorum, bir daha onun diskoya çevirdiği yerde eğlenip ağzım açık bakayım istiyorum. Ses, oyunculuk, dans birleşince ortaya Grace çıkmış işte. Tek başına o sahneye nasıl sahip çıktı, nasıl her yere yetti ve gözümüzü üzerinde tuttu. E peki son bişi! Eski kocasının Türk olmasına ne demeli? Herif feci kıskançmış, bezdirmiş kadını! Dert yandı bize, hepiniz mi böylesiniz dedi. Yok dedim ben, hiç değildirler, eğittik biz onları. Yabancıya yar olmasın, yine bi ümidi olsun, yine bir Türk bulsun ister gönlüm. Grace yenge bak nolur arayı açma, dayım sana hep "gel bi konser ayağına gidelim, masrafsız gider geliriz hem anamın da elini öpersin" dediydi di miğğğğ? Pişmansın biliyoruz, söyledin de... Nolur arayı açma bi daha!

Seal'a gelince... "Sadece tek bir şarkısını biliyorum, ya bismillaaahh" deyip girdim Cemil Topuzlu'ya. Kibar arkadaşım, benim Seal cahilliğime acıyıp "yok yok bak görürsün en az 5 şarkısını biliyorsundur" dedi. Evet valla doğru söylemiş. Kapı gibi 5 şarkısını da biliyormuşum. Her bir şarkiyla bir parmak daha havaya kalktı ve 5 kardeşi tamamladık. "Aaaaaa bu da mi bununmuş?" da gecenin özlü sözü oldu! Güzelim nezih Cemil Topuzlu sahnesini de Kuruçeşme'ye çevirdi, herkesi öne toplayıp, protokolden küfürü bir güzel de yedi. Ne çok hayranı varmış meğer. Hatunlar çiğ çiğ yiyeceklerdi adamı, işte o zaman Heidi'ye ne derdik bilemiyorum.

Her gün minik kizlarimla beraberim. Geçen gün, bir kaç saatimizi üçümüz yalnız geçirdik. Dondurma yedik, alışveriş yaptık. Benden söylemesi; ikiz çocuklarla özellikle de kız olanlarıyla alışverişe çıkmayın. Ne ruju kalıyor, ne kolyesi, ne dergisi ayh neler neleri! "Peki bunu kaç tane almamız gerekiyor?" diye sordukça, havaya kalkan o 2 minik parmak var yaa... "Yine miiiii?" dedirtip, o pamuk parmakları az kaldı yiyecektim. Evet her şeyden ikişer tane almak şart! "Dudu sen şimdi bize pastel boya alacaksın ama bizim boyama kitabımız da yoooook" gibi teknikler geliştirmişler. Gel de bişi de! Dondurma sonrası da "Dudu bizim şimdi dondurmadan sonra hemen su içmemiz gerek" demeleri bombaydı! Kendilerini bana emanet etmeyip, beni yönetmeleri hoşuma gitti:P Böyle çocuk alayım ben de! Ne yapmam gerekiyorsa bana kendisi söylesin, kendi iyiliği için doğru olan budur! Akşam onlara kitap okuyup uyuttuğum ve sabah beraber uyandığımız, o minik kolları boynuma doladıkları an var ya... Yersin o çocukları... Ben çok zor tutuyorum kendimi. Dayanamayıp ikiz yeğenlerini yiyen ilk teyze olacağım galiba. Sırada, birlikte Toy Story 3 izlemek var. Karanlıkta yersem belki kimse fark etmez.

Moda'larda çay bahçesi takılmaları, Hisar'da Kale'de mis kahvaltı ve büyük büyük kahkahalar, bahçelerde mahçelerde bira-sohbet, Taksim'de rakılı makılı mastikalı eğlence, yeni gözde mekanımız İtalyanımız Flavio, sıfır alışveriş yapma çabaları ("Ayhh bu bileeeezik çok güzelmiş, hem ne yer tutacak ki yani en kötü ihtimal bileeeeme takar giderim"), gayet geç kalmış olarak Masumiyet Müzesi ve Uçurtma Avcısı okumaya çalışmak, ehliyetimi nasıl oldu da unuttum diye hayıflanmak (hönk!?!?! evet haynın vaynın, kalmış öyle bir çekmecede, bir cüzdanda nüfuz cuzdanı kardeşiyle. yazzzıkkkkkhhhh),  herkesi görme isteği ama hala daha kimseyi görememek falan daaaa filaaan yani işte bu günlerde İstanbul böyle. Yanıyoruz zaten ya, sıcaktan ne bir şey yeniyor ne de sokağa çıkıp da yürümek mümkün oluyor. Karpuza, simide, zeytinyağlıya doyduğum bir yaz geçti geçiyor :)) Hiç yakınmıyorum, öyle yivrenç bir kıştan sonra hiç hakkım yok sıcakları sorun etmeye ve bi de kendimi, o Amsterdam'ın boğuk yazından güzel kıvrak bir hamleyle kurtarabilmişken... İliklerime kadar ısınacağım inşallah bu yaz :) Bir de yün içlikler aldık mı tamamdır :))

Thursday, July 22, 2010

Minik bir hayal nasıl gerçek olur?

Tam 9 sene önce. Bitanem'in kısaltması şeklinde Bitan dediğim arkadaşım, bir akşam yine bizim kapının önüne gelmişti. Heyecanlı heyecanlı anlatıyor. Interrail diye bir şey var diyor, ucuz diyor, ülkeleri anlatıyor, bir kitapda okuduklarını anlatıyor. Beraber yapmak zorunda olduğumuzu, kız erkek çok eğleneceğimizi, o günden itibaren artık sadece o gezi için para biriktirmemiz gerektiğini söylüyor. Yani Bitan, bu kitaptan gazı almış, çok heyecanlı! Öyle çok düşünmüş, hayaller kurmuş ki... Bence o, o gün o geziyi yapmış gelmiş kadar olmuştu. Bir kaç gün sonra İdeeixe'den bir kitap geliyor. Kitabın adı "Bir Bilet Al", yazarı da Gizem Altın. İçinden Bitan imzalı bir not çıkyor; "Oku da gaza gel, gaza gel de birlikte gidelim Fransa'ya" diyor. Fransa hayallerimi bana silah olarak kullanıyor.

Yıllar geçiyor, Bitan ve ben hiç bir zaman kopmuyoruz. Birlikte New York'u bile alt üst ediyoruz ama hiç bir zaman Interrail yapamıyoruz. Olmuyor işte... Zaman ve para büyük etkendi herhalde. Zaman geçiyor, biz buyuyoruz...  Bitan'i bilmem ama benim aklımda o hayaller hep kalıyor. Arada bir aklıma geliyor, ne zaman Avrupa dense ben bu hayalleri anlatıyorum, "Before Sunset" izleyip ahhh ahhh çekiyorum ama hep önüne başka şeyler geçiyor. Zaman beni değiştiriyor, ben de "Ayh yok ya yani ben öyle sırtımda çantayla, iki kıyafetle öyle haftalarca gezemem" diyorum. Diğer taraftan da Bodrum, Alaçatı tatillerinde, bir kaç gün sonra sıkılıyorum olduğum yerden. Bakıyorum Tinus da benden farksız değil. Bize farklı şeyler gerek diyoruz... Meğerse birisi, demekle kalmayıp harekete de geçmiş...

Aylar aylar  önce Tinus eve geliyor. Elinde kare şeklinde, mavili çini desenli ve sadece kocaman Dudu yazılı bir zarf var. "Sana gelmiş, posta kutusunda buldum" diyor. Zarfın içinden bir kart çıkıyor. Güya Eurorail, Dudu ve Tinus için bir seyahat programı hazırlamış. "Istanbul and Amsterdam  getting closer" yazıyor. Amsterdam'dan başlayan, Istanbul'da biten gezinin durakları, yapılacaklar yazıyor. Köşesinde de, ikimizin de ağzımızın kulaklarımızda olduğu güzel bir fotoğraf. Afallamış ben kafamı kaldırıyorum ve Tinus bana "Will you come with me?" diyor. Ya Tinus, sen iste ben seninle her yere gelmez miyim? Ağlayarak sana yapışıp, seni öpücüklere boğmaz mıyım? Boğarım! :)

Gidiyorum tabii ki!

"Bu yaşta ne Interrail'i yaaa? Yaşın ne başın ne yani bitli insanlarla napıcaksın?" diyen insanları gayet iyi anlayorum, o düşünceleri aştığım için de kendimi seviyorum. Çılgın sevdiğim Bitan'ımla bu şansı kaçırdım ama deliler gibi aşık olduğum Tinus'la bu seyahati yapacağım için heyecandan ölüyorum bu günlerde. Günler geçsin geçsin derken, günler yaklaştıkça da bir panikleme başlıyor. Haritaların içinde ve internette kayboldukça, yollarda kaybolmamak için dua ediyorum :)


Istanbul'da olup da internete girilmez tabii ki yani ben girmem! Ama kaç gündür ciddi şeylerle uğraşıyorum. Rotamızı belirliyoruz, nerede kaç gün kalacağız, neler yapacağız'ı belirliyoruz. "Çok eğleneceğiz, sadece ikimiz olacağız" deyip artık daha fazla bekleyemiyoruz bu tatil için. Şu anki planımıza göre; 7 üllke gezmek için 3 hafta süremiz ve hayatımızda ilk defa kullandığımız, şimdilik 7 kg ağırlığında olan sırt çantalarımız  var! Yanıma her zaman fazla fazla, çeşit çeşit kıyafet ve beşer beşer ayakkabı almamla meşhur olan ben için, bu tatil tam bir ibret olacak. Bavulumu hazırlarken, başımda bekleyen Tinus her bir elbisemi dolaba geri koyduğunda, boğazım düğüm düğüm oldu. Seyahat head line'ımızın sadece özgürlük olmasına karar verdik. Kendimizi ve günlerimizi özgür bırakıp, sadece istediğimiz şeyleri yapmak ve sadece görmek, yaşamak, öğrenmek, tanımak, tatmak ama en önemlisi eğlenmek istiyoruz. Mesela; Bulgaristan'da lokal bir bara girip, ucuz bira içip, lokal insanlarla dans etmek gibi basit hayallerimiz var ilk durağımız için. Ziget Fest'i yakalamak gibi bir hayal de var ama çok kasmamalı, yolumuza çıkarsa ne ala!

Günlerin geçip, bu tatilin başlamasına; daha Istanbul'da yaşanacak bir dolu gün ve Istanbul'a çok yakında gelecek olan bir adet Tinus var. Ve o Tinus çok özlendi! İstanbul'a gelip o'nu özlemek, Amsterdam'a gidip buradakileri özlemek... Herkesi cebimde yaşatmak, yanımda taşımak istiyorum.

Çoooook güzel bir yaz geçiriyorum! Ailem, arkadaşlarım ve Istanbul birleşince ortaya şahaneler çıkyor. Bir de her gün havuza gidip, renklendikçe renklenip, minik kızlarım tarafından da her gün milyonlarca öpücüğe ve "Seni seviyorum Dudu"lara boğuluyorum yaa... Daha ne ister ki bir Dudu?

Monday, July 19, 2010

Club Pera rocks!

Club Pera proudly presents;

16 okt PINK ISTANBUL

20 nov Club Pera invites Chikz With Skillz
12 dec NIL KARAIBRAHIMGIL Concert


all @ Paradiso
and check this out; Paradiso Agenda
 
I'M LOVIIIIN THIS!

Tuesday, July 6, 2010

tingirrr mingirrrr

Bir heyecan bir heyecan...
Hollanda yari finalde! Buyuk mac bu aksam. Amsterdam turuncular icinde. Bunca Queen's Day gecirmis ben, turuncu hicbir sey almamakta direnmistim ama galiba gun bugundur. Abuk abuk yanip sonen gozlukleri gozume kestirdim. Hollanda askindan filan degil ama, eger yenerlerse pek keyifli eglenceli partiler olacagini bildigimden, nolurr noluurrrr kazansinlar diyorum. E  benim bey de sevinsin, mutlu olsun tabii :))
Havalar tingir mingir guzel gidiyor ve hatta bir kac gun de fazla guzeldi, cilgin sicaklar oldu. Gunes gorduk mu sokaklarda, parklarda, havuzlardayiz. Ah be Hollanda, azicik  havalarin boyle guzel olsa hani en azindan kesintisiz 1 ay desek, sevmez miyim ben seni o zaman?
Onumuzdeki aylarda Amsterdam'da olacak olan Sebnem Ferah, Nil konseri haberleri de kanimi kaynatiyor, heyecanlaniyorum. Dogru zamanda, dogru yerde, dogru insanlarla olmak cok guzel sey be! Guzel seyler olacak, cok guzel seyler olacak.
 
view sourceprint? 01 09 10